Embed

Akşama Yakındı

Akşama yakındı. Devasa cami boştu. O ikindi loşluğunda kıldığı namazın ardından ellerini semaya kaldırdığında, o sessiz, o dingin ve o heyula gibi, dipsiz bir boşluğa yükselen kubbesine baktı caminin başını kaldırarak. Sonra neden o bakış ve kendisine on bin yıllık bir geçmişe götürdü o an, Pagan Roma'nın devasa sütunlu ve yüksek tavanlı antik tapınaklarında uzun ve beyaz, yere sürünen etekleriyle dolaşan bir Yunanlı Rahip olduğunu düşündü bir an, aynı anda karanlık ortaçağ katolik kilisesinin kalın duvarlı loş koridorlarında ve biteviye uzanan sivri kulelerinin karanlık derinliklerine bakan bir rahip gibi hissetti kendini. Antik Mısır tapınaklarına ve Sümer Zigguratlarına gitti birden. Kendisini gelmiş geçmiş tüm inananların toplamı gibi hissetti, şaşırdı. Sonra başladığı noktaya döndü, hala caminin loş ve yüksek kubbesine bakıyordu. Yavaşça kalktı yerinden. Çıkarken, ellerini kaldırmış Hak'ka yalvaran bir inanan daha gördü. Sonra mabetleri düşündü. İnsanoğlu dedi, varolşundan beridir devasa tapınakları inşa etti, Rabbine erişmek için ve ona şirin gözüküp rızasını kazanmak için. Ama Allah kalplerde değil miydi? O ellerini açıp yalvaran insan, yahut kendisi, mabetin büyüklüğüne ve debdebesine mi haşyetle titreyip tazarru ile boyun büküyor ve Rabbinden yardım istiyordu, yoksa kendi yüreğine, kalbine inip mi, Rabbini arıyordu. Kaç kez düşündü oysa ki, Dua ederken, ettiği duaya ne kadar iman ettiğini, yani o ettiği duaya  kendisinin ne kadar inandığını ve ne derece yürekli bir şekilde amin dediğini. Dudak tiryakiliğimiydi her namazdan sonra söylenen nakaratlar, yoksa hakikaten kendi söylediğine iman ediyor muydu. Bir an bunları düşündü, daha sonra pek çok şeyi,.. İnsanlığı, islam aleminin halini, içi burkuldu, sanki o müjdelenen bahara yetişemeyecekti, hala zemheri soğukları devam ediyordu İslam aleminin üzerinde. Halbuki o zemheri ayında gül bekliyordu bu coğrafyadan. Beklentisi yüksekti, kendini yiyip bitiriyordu. Cehalet ve tefrika hala dizboyuydu. Münafıkların fitnesi de her zaman, bir ur bir virüs gibi bu naif vucutta kendine edinecek bir yer buluyordu...  Erken geldiğini düşündü dünyaya, halbuki hep geçmişe özlem ve hasret duyar, geçmişin o tatlı hülyalarıyla yaşardı. Ancak O kutlu kişi ne demişti, tohum saç, bitmezse toprak utansın, koşmana bak sen çatlarsan, seni doğuran kısrak utansın. Anacığını düşündü, o hep esirgeyen ve hep bağışlayan, o merhamet dolu gözlerini gördü bir an, hiç kıyamadığı, ayağına diken batsa kendi canı yanan anasını.

 

İnsanları düşündü, insanlar... Dışarda güz yaprakları gibi savrulup giden milyonlarca yaprak gibi, milyonlarca insanı (Asr'a yemin olsun ki insanların çoğu ziyandadır) o da onlar gibi sıradan o gazellerin arasında kaybolup gitmekten çok korkuyordu. Halbuki zaman zaman duyduğu dertlerden ve sıkıntıdan  dolayı ne çok istemişti, dağ başında Hak'tan başka kimsenin görmediği bir çiçek olmayı. "Keşke seni sabah akşam esen rüzgarla başını bir o yana bir bu yana eğen çiçekler gibi zikreden biri olsaydım, yahut doğan güneşin hareketiyle, gölgesiyle o yandan bu yana yerlerde sürüklenip giden bir ağaç olsaydım". demişti. Diyordu. Daha ilerde pek çok kere de diyecekti belki, bu dünya imtihan yeriydi ve kendisi pek hazırlıksızdı, donanımsızdı. Yahut şunu çok düşlemişti. Etrafı mübarek kılınmış o kutlu coğrafyanın herhangi bir yerinde, bir ikindi vakti, o masmavi gökyüzüne yükselen, kimsenin ayak basmadığı, ve ulaşmadığı, o tertemiz, o ay gibi, o güzel toprağa hafif esen bir rüzgarla saatlerce secde etmek ve o şekilde ölerek, kıyamete dek, secde halinde kalmak… Kim bilir, eğer cennete ulaşırsa Allah’ın rızasından sonra da tek muradı bu olacaktı…

 

Kimse kalmamıştı şimdi çalıştığı okulda, karanlıkta ayaklarını sürüye sürüye evinin yolunu tutacak, bir yar eli değmemiş, o soğuk mabedin tokmağını tutup kilidini çevirecekti. Yolda yürümeye başladı, ayak seslerini aç köpeklerin işittiği bir sokakta. Münasebetsiz müteşebbisleri geldi aklına, sinirlendi, soluna tükürdü. Halbuki biliyordu, olması gereken olmuştu ve olması gereken olacaktı. O, kader mevzuunda şeriat ilkelerini yerine getiriyor üzerine düşen görevi yapıyor, gerisini Hak'tan bekliyordu. Buna rıza göstermeliydi. Halbuki uzun bir yolculuk esnasinda kisa bir sureyle bulustugu müneccim, ebcede bakip, kendisine hayatin geri kalaninda sabretmesini ogutlemisti. Aradan 5 yil'dan fazla gecmesine ragmen o kisacik bulusmada o rast geldigi kisinin Hizir olabilecegini dusundu pek cok kez. Ne zaman bir iş için telaşa kapılsa, o zat'ın sabret dediğini işitiyordu. Kısa, orta ve uzun vadede planlar, planlar planlar yapıyordu. Ancak Allah'ında kendine ait planları vardı. Hayat bundan ibaret değil miydi zaten? Hayat, planladıklarımız karşısında karşımıza çıkanların toplamıydı aslında, ve hayat aynı zamanda karşımıza çıkan olaylara verdiğimiz tepkiler tarafından şekilleniyordu. Ancak hem kalben hem de fiziken artık hem çok yorulmuş hem de artık onulmaz bir arzu duyuyordu. Zihni hep o mısraları tekrarlıyordu.

Simdi tekrar ne yapsam dedirtme bana Yarabbi

Tasinacak suyu göster,kirilacak odunu

Kaldi bu silinmez yasamak suçu üzerimde

Bileyim hangi suyun sakasiyim ya Rabbelalemin

Tütmesi gereken ocak nerde?

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !